YENİLİKLERDEN HABERDAR OLUN :

  • Twitter
  • Facebook

Bacasız Sanayi Turizm


  • 15.05.2010

    Seksenlerin ortalarından başlayarak, son çeyrek yüz yılda önemli gelişme gösteren Turizm sektörü, maalesef yapılan hatalar ve yanlışlıklar sonucu, gelmesi gereken yere gelememiştir.

    İhracattan sonra en büyük döviz kaynağımız olduğunu bilmemize rağmen, ülkemiz ve halkımız adına getirdiklerinin, götürdüklerini karşılayamaz tehlikesi apaçık önümüzde durmaktadır. Turizm, her ne kadar, ihracat kalemlerinden sayılıyorsa da, bütün uğraşılara rağmen elde edilen gelirin tamamı, “İhracat geliri” olarak kabul edilmemektedir. Oysaki, hizmet satmak, ürün satmaktan daha da önemlidir. 

    Bu genel sorun dışında, gerek yatırım aşamasında, gerekse uygulamada, turizm sektöründe, pek çok hata yapılmış ve yapılmaktadır. 

    Turizm yatırımı yapılırken, doğanın katledilmesi son derece yanlış ve tehlikelidir. Biz maalesef bu yanlışı yaptık ve yapıyoruz. Turizme talip olanın, doğayı gözü gibi koruması gerekir. Biz ise, tesisleri çoğaltalım derken, ormanından yeşiline doğayı tahrip ediyoruz. Aynı nedenlerle sahillerimiz beton yığınlarına dönmüş durumda. Bu konuda yüzlerce örnek yazabilirim ama çok yazılıp, tartışıldığından, yalnızca Belek’te, son yıllarda kesilen 550 bin ağacın, ancak 250 senede yetişebileceğini söylemek yeter sanırım. Altın çıkarmak adına Kaz Dağları’nı bekleyen tehlikeyi hepimiz yakından biliyoruz.

    Yalnızca doğanın tahribatı değil, “çok zengin” diye övündüğümüz tarihi dokumuz da aynı akıbeti yaşamakta. 300 – 500 senelik tarihi eserler yerlerini, akılsız, plansız, estetikten uzak binalara bırakıyor. İspanya ve Yunanistan da aynı yanlışlara düştüler ve süratle bunu düzeltmek için uğraşıyorlar. Ülkemizi turist olarak ziyaret eden ve bu işi çok iyi bilen pek çok yabancı dostum, birlikte yaptığımız gezilerde, Güney ve Ege kıyılarını gördükce, “Doğayı böylesine tahrip eder ve sahilleri betonlaştırırsanız, yakın gelecekte Türkiye’de turist göremezsiniz,” diyorlar. Onlar diyorlar da, biz neden farkında değiliz!?. 

    Turizm tesislerinin plansız, progamsız çoğalmasında göz ardı edilen bir diğer önemli faktör de alt yapıdır. Alt yapı noksanlığını, yalnızca tesisleşmede değil, turistin ülkemize geliş ve gidiş şartlarında da görüyoruz. Hava alanlarımızın büyütülmesi ve ulaşımlarının kolay sağlanması şarttır. Üç yanımız denizlerle çevrili olmasına rağmen marinalarımız sayısal ve nitelik olarak yeterli değildir. Karayollarımızın da sorun teşkil ettiğini unutmayalım. İstediğiniz kadar modern ve büyük havaalanı yapınız, turisti rahat ve süratle tesisine yetiştiremiyorsanız, daha orada kaybedersiniz. 

    Turizmde alt yapıdan söz ederken, çok önemli olan insan faktörünü de süratle ele almak zorundayız. “Türkiye güzel bir ülkedir. Denizi, havası, tesisleri çok güzeldir,” demekle olmaz. İyi hizmet veremezseniz, aynı turisti bir daha göremezsiniz. Süreklilik için, personel eğitiminin çoğaltılması ve dünya standartlarına getirilmesi kaçınılmaz şarttır. Bunun tek çaresi de, her şeyin başı eğitimdir felsefesi ile, mevcut turizm okullarının süratle reabilite edilmesi ve yeni okulların açılması gereklidir. 

    Yalnızca tesisleşmede ve alt yapı hizmetlerinde değil, turizmin uygulanmasında da büyük yanlışlar içerisindeyiz. Hem, “Çok güzel denizimiz, doğal güzelliklerimiz, kıyaslanamaz tarih ve kültür varlıklarımız var,” diyoruz hem de turizm sezonunu, dört ay gibi çok kısa bir zaman dilimine mahkum ediyoruz. Türkiye’de daha turizmin gelişmediği yıllarda bile, mesela Bodrum beş ay, Antalya ve Alanya en az altı, yedi ay, yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri iken, artık buralardaki eğlence mekanları bile iki ayda kapılarına kilit vuruyorlar. Oysaki kültür turizmi, spor turizmi, inanç turizmi, kongre turizmi, sağlık turizmi, yatçılık ve golf turizmi, yayla turizmi, hatta eğitim turizmi ile sektörü çeşitlendirip, 12 aya yaymak için şartlarımız çok elverişli. Fakat, hiç emek harcamadan, “Ne gelirse, ondan kazanalım,” anlayışı hakim olduğundan sadece lafta kalıyoruz. 

    Kısa tatil sezonu bir başka yanlışlığı da beraberinde getirdi ülkemize. Onca lüks, 5 yıldızlı, 7 yıldızlı turistik tesis yapılmışken, fiyatların çok aşağılara çekilmesi gerçeğiyle karşı karşıya kaldık. Önce 3 ve 4 yıldızlı otellere önem vermeliydik. Böylece Avrupa’nın ve diğer yerlerin orta halli insanlarını rahatlıkla en baştan kendimize çekebilir, böylece de sonradan türeyen suni fiyat indirimlerine ihtiyaç duymazdık. Aynı kalemden sayabileceğim, “Her şey dahil” politikası da turizmimizi ve turizm gelirini baltalayan çok büyük bir hatadır. Bir Alman ya da Rus, Antalya’da bir tesise geliyor, orada son derece düşük fiyatlarla günün 24 saatini yiyip içerek geçiriyor, Antalya şehrini hiç görmeden memleketine geri dönüyor. Belki de, gelip kaldığı Antalya’nın, Türkiye’de olduğunun bile farkında değil. 

    Turizm sektörü dün de, bugün de pek çok sorunla iç içe yaşıyor. Bütün saydıklarımın dışında, özellikle tanıtım stratejimiz de yeterli değil. Bunu belli bir noktaya getirsek, ülkemizde de, en az Paris, Londra kadar marka şehirleriyle övünür hale gelebiliriz. İstanbul’un, yaptığımız hatalar nedeniyle çarpık gelişmesi dışında, oralardan ne eksiği var ki?!.. Kapodokya ve Pamukkale’nin dünyada bir eşi olduğunu kim söyleyebilir?!. Efes, Aspendos ya da Nemrut, dünyada eşi olmayan tarihi değerler olarak yurdumuzun değişik yerlerini süslüyorlar. O nedenle, tanıtım ve pazarlamımızın dünya standartlarına ulaştırılması şart ve bunu tur operotörlerine bırakmak değil, doğrudan kendimiz yapmak zorundayız. 

    Buradan yola çıkarak, Devletimizin de, turizme daha çok önem vermesi ve gereğince yaklaşması gerekiyor. Sektörün ve ilgili bakanlıkların sırt sırta vererek çalışması şart. Bürokrasinin daha hızlı çalışır ve karar verir hale getirilmesi kaçınılmaz. Turizm sektöründeki dernek, birlik, vakıf gibi kurumların, “Tek enstrüman” olarak ses vermelerini sağlamak zorundayız. 

    Son yıllarda, “Turizm patladı” sözlerini, sık sık basında okuyor, medyada görüyoruz. Şimdi soruyorum. Patladı da ne oldu? Pasta büyüdü de ne oldu? Ucuza kullanılan ülke olduk. Tesis dışı alış verişler durma noktasına geldi, Bu sektöden ekmek yiyen, pek çok iş yeri, kapanmak zorunda kaldı. “Pasta büyüdü,” diyoruz da, Türkiye’ye bir yılda gelen turist sayısı, yalnızca Eiffel Kulesi’ni bir yılda ziyaret edenlerin sayısına eşit!.. Paris’i bir yılda ziyaret eden turist sayısı da, Türkiye’ye gelenlerin iki katı. Tüm Fransa’ya gidenler ise Türkiye’ye gelen turist sayısının dört katı!.. Öte yandan, saydığım yanlış uygulamalarla, bize gelenler, bırakınız çok şey bırakmayı, neredeyse, üstüne bir şeyler alıp götürecekler. 

    Peki ne yapmalıyız?.. 

    Öncelikle, günü geçiştirmek düşüncesinden vaz geçmeliyiz. Hemen kısa, orta ve uzun vadeli, en az 25’den başlayarak 50 yıllık master planlar yapmalıyız. Araştırma ve inceleme ile başlayarak, eğitimle devam eden, tanıtımı ihmal etmeyen master planını, satış ve pazarlama ile de en iyi şekilde değerlendirerek, ülkemizi “Ucuz Pazar” olmaktan kurtarmalayız. Bir ülkeyi tanıtmanın pek çok yöntemi olduğunu bir kenera koyarsak, tanıtımın en kestirme yolu, sinema ve televizyonla yapılıyor. ABD, son 75 yılda, dünya insanına kendini bu yolla tanıtmayı seçmiş ve yüzlerce filmi dünya pazarlarına sürmüştür. Bunda da başarılı olmuştur. Komşumuz Yunanistan bu örnekten çok iyi yararlanmıştır. Türkiye’yi de dünyaya tanıtmak için, yerli ve yabancı ünlü sanatçılardan yararlanarak aynı yöntemi uygulayabaliriz ve başarılı olacağımıza da inanıyorum. 

    Sonuç olarak, hemen bugün başlayarak, hangi şart altında olursa olsun doğayı, denizi, çevreyi ve elimizde kaldığınca tarihi dokumuzu korumanın, önceliğimiz olduğunu bilmeliyiz. Bu gidişata “DUR” diyecek olanın sadece devlet değil, her birimize de önemli görevler düştüğünü de idrak etmeliyiz.