YENİLİKLERDEN HABERDAR OLUN :

  • Twitter
  • Facebook

Makaleler


  • “Şükür” Bereket Kapısının Anahtarıdır.

    01/10/2014

    İnsanoğlu zaman zaman bu dünyada var olmanın, yaşamanın, sonsuz nimetlerden yararlanmanın bir lütuf olduğunu unutuyor. Şükredenlerin sayısı azaldıkça, şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor. Yakın çevremizden başlayarak toplumu oluşturan inanlarımız, gelişen olaylar, ilişkiler, beynimizde oluşan, dudaklarımızda söz olarak hayat bulan düşünceler karanlık bir dünya, karanlık bir ayna yansıtıyor.

    Biraz derin düşündüğümüzde, her şeyimizle, baştan aşağı bizi “Yaradan”a borçlu olduğumuzu anlarız. Aldığımız her nefes, içtiğimiz her damla su, gördüğümüz her renk, bizi besleyen toprak ve yalnızlığımızı paylaşabildiğimiz her dost bize sunulan birer nimettir. Bir biçimde hayatımızda olduklarından, yokluklarını bilmediğimizden belki de alıştığımızdan kanıksadığımız nimetlerdir. Hep daha fazlasını istediğimiz için de üzerinde durmayız, varlıklarına şükretmeyiz.

    Bu lütufların Tanrı’dan geldiğini tam olarak idrak eden kişi, borcun altında ezilmek istemez. Karşılığını ödemek için çabalar. Ödemek ise, tüm canlıları sevmek, maddi, manevi ihtiyacı olanlara yardımı esirgememek, el uzatmak, güler yüzle yaklaşıp tatlı dille hitap etmektir.

    İnsanlığın mutluluğu, gelişmesi, birliği adına çalışmalar yapmak da ne denli borcu ödemeye yönelikse, yaşama sevincini duymak da şükrün ifadesi, dışa yansımasıdır.

    Şükür, iyilik edenin, nimet verenin kıymetini bilip bunu yaşamında sevinç ile, huzur ile çevresine sunmaktır. Her türlü nimetin gerçek sahibinin “Allah olduğu”nun şuuruna varmaktır. Yer ve gök ve denizler hatta yeryüzünün derinlikleri insana sayılamayacak bereketlerle donatılmıştır. Bunun yanısıra insana akıl ve düşünme gibi üstün yetenekler verilmiştir.

    Fars şairi ve İslam alimi Sadi-i Şirazi, “İnsan her nefesinde Allah’a karşı iki şükür borçludur,” der. Çünkü bir soluk alıp vermekte hayatını iki kez bağışlayan, can veren ALLAH’tır. Ona dil ile şükredebiliriz ya da adını anarak, nimet sahibi olduğuna inanarak, derinden iman ederek kalp ile şükredebiliriz.

    Eylem ve hareketlerimizle şükredebiliriz. O’nun bizden istediklerine uygun yaşayarak ve hiç bir canlıya zarar vermemeye gayret ederek hatta onlara duyduğumuz sevgi ile “Şükür”ü eyleme dönüştürebiliriz.

    Mevlana’nın, “Nimete şükür nimetten hoştur,” sözünü hatırlayarak, bizi şükürden alıkoyan, toplumsal bir alışkanlığımız olan dil günahı “Şikayet”i de insani bir zaafımız olarak kabul etmek durumundayız. Burada da, bir halk deyişi olan, “Dilim beni dilim dilim etti,” deyişinden yola çıkarak, günümüzün en yaygın ve bir o kadar ruhu zehirleyen yaklaşımıdır şikayet etmek...

    İnsanoğlu çoluğu, çocuğundan, komşusundan, geçmişinden ve geleceğinden, işinden, kazancından hiç bir şey bulamazsa kendinden şikayet etmeyi adeta huy edinmiştir. Oysa şikayet bir anlamda, akıl eksikliği, bakış körlüğüdür. Kolaya kaçmak, aczimizi ortaya koymaktır. Daha geniş açıyla diyebilirim ki, beceriksizliğimize, tembelliğimize, bilgi eksikliğimize, okumama alışkanlığımıza ve en kötüsü düşünme tembelliğimize kılıf bulmaktır. Bir yerde şikayet, Allah’a isyan etmektir.

    Şikayet ne kadar karamsar olmaksa, şükretmek o denli iyimser olmaktır. Şikayetçi, karamsar insanları, doymak bilmeyen nefislerini, oluşturdukları olumsuz tabloyu ancak şükreden insanların iyiliği, hayrı, sevinci ve sevgisi tedavi edebilir. “Tedavi” kelimesini ısrarla yazıyorum çünkü şikayet ve şükürsüzlük her gün biraz daha hastalık boyutuna tırmanmaktadır.

    Şikayet insanı Tanrı’dan ne kadar uzaklaştıryorsa, şükür o kadar yaklaştırır. Şükürün tam tersi, şikayet beynimizi, gönlümüzü ve bedenimizi tümüyle olumsuz enerji adeta manevi zehir ile doldurmaktadır.

    İnsanlığın hayrı için, mutluluğu için, güzel ve doğru bir geleceği için, Tanrı’ya daha yakın olabilmesi için “Hangisi daha hayrımızadır?” diye soracak olsanız, düşüncelerimi hiç tereddüt etmeden “Şükür” ile noktalarım.