Makaleler


  • Doğaya Bedel Ödeyeceğiz

    01/09/2015

    Unuttuğumuz yalın bir gerçek var!. İnsan olarak özellikle çevrenin ve doğanın korunmasına, var olma koşullarına hala ilgisiz kalıyorsak, bizi bekleyen büyük tehlikenin de hala farkında değiliz demektir. Hiç uzatmadan söyleyebilirim ki, bu yaklaşım, bu umursamazlık dönüp dolaşıp hepimizi olumsuz etkileyecek ve doğaya bedel ödemekten kaçınamayacağız.

    Çevre bizi kuşatan hava, içtiğimiz su, beslendiğimiz toprak, genel olarak tüm canlıların yaşama ortamıdır. Ekolojik anlamda ise insanla ilişkili canlı, cansız her şeydir.

    Hayat tarzı yavaş, teknoloji henüz bu denli gelişmemiş iken insanın çevreyi daha doğru bir farkındalık ile gözlemlediği ve yaşamı süresince daha yakın ilişkiler içinde olduğu gerçeğini de unutmamamız gerekiyor. Belki de bunun için daha çok zamanı vardı. Örneğin, biri güzel bir ağaç, akan bir dere, hoş kokulu bir çiçek gördüğünde, “Bu bir nimet, kıymetini bilmeliyiz,” derdi. O nedenle de daha bir korur ve gözetirdi.

    Yolda sevdiği bir arkadaşına rastlayan, bir ağacın gölgesini gösterip, “Hele gel, şurada birer soluk alıp çay içelim, iki de laf ederiz. Ne var, ne yok?” derdi. Sohbet eder, dertleşir, birbirlerini yaşam zorluklarından, dertlerinden arındırırlardı. Konuşarak...

    Bahçeden koparılan yeşilbiberin, dalından tadılan bir şeftalinin kokusu ve lezzeti karşısında Tanrıya şükreder, değer ve kıymet bilirdi. Bire bir ilişkisinden belki de doğayı ve çevreyi hor kullanmaz ve gözetirdi. Duyarlıydı. Buna vakti de vardı.

    Duyarlılık insanla, yaşadığımız çevre-doğa-dünya ve tecrübe edindiğimiz olaylarla ilişki kurmak, hassasiyet göstermek, sorumluluk almaktır.

    Günümüzde yaşam koşulları ve tarzı tümüyle değişti. Teknoloji, yaşama hızı, insanın insandan uzaklaşması, iletişim kopukluğu insanı oldukça duyarsız kıldı. Teknolojik ilerleme ve sanayideki gelişme sonucu duyarsızca davranışlar, aşırı tüketim, israf, “al-kullan-at” zihniyeti doğa kirliliği, canlı türlerin yok olması, enerji kaynaklarının tükenmesi, nükleer tehlike gibi sonuçlara yol açmış, dünyanın ekolojik dengesini alt üst etmiştir. 

    İnsanın yeryüzünde kendisi için oluşturduğu yapay çevre sürekli doğa aleyhine gelişmektedir. Ya da doğal çevre daraldıkça ona karşı yapay çevre genişlemektedir. Her gün doğal kaynakların tüketimi, kirlenen hava, toprak, su, kesilen bunca ağaç ve yok olan orman insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Abartmadan söyleyebilirim ki, geleceğimiz ciddi tehlikelere gebedir.

    20. Yüzyılın sonlarına doğru çevre kirliliği sınır tanımamış, sağlık sorunları dikkat çekici oranda artmış, bu nedenle de dünyanın tüm ülkeleri arasındaki iletişim hızı, bilginin anında yayılması sonucu, belirli bir “Çevre duyarlılığı” gündemimize girmiştir.

    Peki bu yeterli midir? Elbette değildir. Tüm insanların, ülkelerin hatta doğrudan devletlerin kendilerini sorumlu hissetmeleri zorunludur. Planlı ve uzun vadeli bir çalışma gün yitirmeden başlatılmalıdır. Bu konudaki mevcut uluslararası anlaşmaları, uygulamaları yeterli görmüyorum.

    Doğru ve gerçek bir çevre duyarlılığının edinilmesi ve çevrenin korunması konusunda öncelik eğitimde olmalıdır. Dört temel alanda eğitimi öngörüyorum; ilk eğitim aile içinde, okul öncesi ev yaşamında başlamalıdır. Sonrasında okul döneminde destek görmeli, daha bilimsel yaklaşımlarla gençler eğitilmelidir.

    Üçüncü etap, sosyal yaşantı, yerel toplum alışkanlıkları ile bu eğitim bütünleşmeli, çevreye duyarlı bireylerin yetişmesi sağlanmalıdır. Çevre sorunlarına karşı olumlu düşünce ve girişimde bulunmaya istekli olan kişiler çevreye duyarlıdır. Bu bilinç düzeyi arttıkça çevreyi korumamız kolaylaşacaktır. Bu nedenle duyarsızlık ve tüm olumsuzluklara karşı tepki gösteren, aktif bir eğitim sistemi geliştirilmelidir.

    Dördüncü sırada sosyal ortam yazılı, sözlü ve görsel medya ile tüm internet iletişim yolları – facebook, whatsapp, messenger vs. - bu konuya duyarlı davranmalıdır. Sıraladığım bu uzun vadeli, planlı çalışmanın temeli; çevre sorunları ve çevre duyarlılığına öncelik veren bir “ÇEVRE EĞİTİMİ”  olarak ele alınmalıdır.

    İnsanlık, bireysel ya da toplumsal olarak da büyük bir değişim içindedir. Geliştikçe, zenginleştikçe bencilleşmektedir. İnsan yalnızlığa itilmektedir. Bunu da, “Ben özgür yaşıyorum,” iddiası ile kendisinden de gizlemektedir. Belki özgürdür ama yalnızdır. Bireyselleşme ve yalnızlaşma da duygusal körlüğe, sağırlığa neden olmaktadır.

    Çok gerilere gitmeye gerek yok. Çevre duyarlılığı konusunda Osmanlı döneminde anlamlı bir uygulama yapılırdı; kuş evleri...

    Soğuk kış günlerinde kumru, serçe, güvercin gibi kuşların barınması için bazı binaların özellikle ibadethanelerin dış cephelerinde kuş evleri inşa edilmişti. Bu duyarlı uygulama bugün yalnızca “Tarihten bir yaprak” olarak karşımızda duruyor.

    Son bir kaç yüzyılda global düzeyde yaygın olan kültürel kalıp, “TÜKETİCİLİK-TÜKETİM ANLAYIŞI-ÇEVRE DUYARSIZLIĞI” yedi-sekiz milyar insana ev sahipliği yapan gezegenimiz için uygulanabilir bir kültürel paradigma değildir. Bize yaşam şansı veren bu gezegeni yok etmeden binlerce yıl devam edecek sürdürülebilir bir medeniyet oluşturmak zorundayız.

    Yaşam tarzımızın, alışkanlıklarımızın, tüketim kültürümüzün, ekonomimizin gelecek nesiller için sürdürülebilir olmasını sağlamak zorundayız. Sorumsuz ve çevreye duyarsız yaşamaya devam edemeyiz. Ya bunu başaracağız ya da dünya ekosistemleri yerle bir olacak; büyük iklim değişiklikleri, dev fırtınalar, kitlesel kuraklıklar, seller, su kıtlığı, ani sıcak dalgaları ve bunların sonunda ortaya çıkacak olan toplu insan göçleri !

    Çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Her ne kadar işaretlerini görmeye başlamış olsak da yine de böyle bir geleceği kendimiz , çocuklarımız, torunlarımız ve tüm insanlık için istemediğimizden de eminim !